ÖYKÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÖYKÜ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2011 Perşembe

siz troçkist misiniz?

siz troçkist misiniz?

taylan asır



Sözüm ona hepimiz nihayetinde şöyleyiz ya da böyleyiz. Bir arkadaşım söylüyor bunu. Geçen yaz, tatile gelen bir Singapurlu İngiliz doktor kızı becermek için gözlerimin önünde on beş gün pervane oldu. Sonunda sahilde bir çadıra girdiler. Ben kalan çocuklara dedim ki, şimdi şu ufuk çizgisinde gördüğünüz ada var ya, oraya bir solukta yüzerim. Sarhoşsun dediler. Halbuki herkes sarhoştu.
Nasılsın?
Öyleyim ya da böyleyim.
Şimdi nereye gidelim?
Oraya da gidebiliriz buraya da.
Son günlerde her şey kötü gidiyor çünkü…
O yüzden ya da bu yüzden.
Akşam yemeği için balık mı alsak ?
O da olur öbürü de.
Balığın öbürü nedir?
Herhangi bir şeydir.
Adını filan bir türlü anımsayamadığımız bir filmde adam ekibi toplayıp şöyle diyor: Şimdi planımız şu, sen Bob – Jason da olabilir - hey sana diyorum. Bob’un  kalın gözlük camları görme özrünü almış fakat sanki onun yerine duyma özrünü koymuş. Bob! diye bağırdıklarında herif gözlükleriyle cebelleşiyor. Ardından evet şimdi duydum seni, der gibi yüzüne saçma bir gülüş gelip oturuyor.
Planımız şu, sen Bob, siyah ceketini giyeceksin – eski karının eski kocasına alıp da sana miras kalan – elinde ekipman çantası, bir de kırkbeşlik. Caddeyi geçeceksin. Fakat dikkat çekmemek için yeşilin yanmasını da bekleyeceksin. Ardından güvenlik görevlisini etkisiz hale getirip, kasadaki tüm parayı çantaya dolduracaksın. Bu arada bankadaki müşterileri tedirgin edeceksin ki çocukça kahramanlıklara kalkışmasınlar. Çantayı doldurduktan sonra hiçbir şey olmamış gibi çıkacaksın. Caddeyi geçeceksin. Fakat yine yeşili bekleyeceksin çünkü sırtında paralarla bir Lincolnün altında kalmanı istemeyiz. Seni arabada bekliyor olacağız. İşte bu kadar basit lanet bankayı soymak. Nasıl plan ama?
Bob, böylesine karmaşık bir plan beklemiyordu doğrusu. O zaman şöyle dedi, patron benim de bir planım var.
Dün gece o kadar içtin ki, buna şaşırmadım evlat. Nedir planın söyle.
Patron, ben elbette yine siyah ceketimle caddeyi geçerim. Elimdeki lanet kırkbeşliği güvenlikçinin burnuna bir sokarım ki olduğu yerde korkudan istavroz çıkarır. Sonra bankayı boşaltıp sanki hiçbir şey olmamış gibi arabaya dönerim. Ver elini Evrüopa!
Hımmm. Evet ne diyorsunuz Bob’un planına çocuklar? George? Bruce? Tom? Charlie? Edgar? Morgan?
Tamam Bob, senin planını uygulayacağız evlat.
Arkadaşım diyor ki, ben hiç konuşmasam da, yani o konuda ya da bu konuda, yine de sen beni anlarsın öyle değil mi?
Öyle mi, diye düşünüyorum. Hani konuşmayan bir insanı anlamam zor olmaz mı? Anlıyorum seni Bob, derim, olur biter. Belki de böyle yaparım. O bana diyor ki, öyle de yapabilirsin, böyle de.
İstanbul’da bir barda oturuyoruz. Garson kızdan Amos Lee çalmasını istiyor. Yok, diyor ona kız. Biz Troçkistiz, dinlemeyiz de, çalmayız da öyle şeyler. O zaman arkadaşım diyor ki, olsun ben de zaten Kürt’üm, Zgaşi Berepe de çalabilirsin. Ama o Karadeniz müziği, diyor. Öyle de olabilir, diyoruz gülümseyerek.
Diyor ki, bir Avrupalıdan, bir Amerikalıdan, bir Afrikalıdan, bir Asyalıdan, bir de Uzak Asyalıdan çocuklar sahibi olacağım. Hayatı hiçe sayacağım. Sahiden kanacağım. Yalancılarla dolu öyle değil mi bu dünya? ( bir bira, bir tekila daha, evet bize) Makul zamanda öleceğim.
Kürtler uzun yaşar, diyorum. Bütün söğüt ağaçları gibi.
Gülüyor.
Kürtler neden uzun yaşar biliyor musun?
Biliyorum; şu yüzden ya da bu yüzden.
Bu doğru, diyor. Esmer yüzünde bir yabani hayvan su içiyor.
Bir kadını gerçekten seversin ama o seni terk eder. Bir toprağa bütün gövdenle bağlanırsın ama bir rüzgar savurur gider. Bir peygamberin sözlerine inanırsın hayali nurum der. Anda ürperirsin. Anam dersin, anam kör. Babam dersin, babam duvarcı. Dünyanın duvarları biter mi, hiç bitmiş mi?
Böylece bakıyorum onun sesine. Nereden geldiğini biliyorum ama nereye gittiği hakkında en ufak bir fikrim yok. Sonunda diyor ki, bu konuda bir şeyler yazmalısın. Adı da şu olmalı; Söğüt Ağacına Benzeyen Arkadaşım Kürt.
Genç adam bir gün kalabalığı yararak üstadının eteklerine çökmüş ve şair olmak istiyorum bana el ver, diye yakarmaya başlamış. Üstat dingin, gömleğinin kolları açık, elinde bir söğüt dalı. Şimdi git, demiş genç adama, git ve tam bin tane şiir ezberle, sonra yanıma gel. Uzun zaman sonra genç adam yine kalabalığı yararak üstadının eteklerine çökmüş ve ezberledim, demiş, tastamam bin şiir. Şair olabilir miyim? O halde demiş üstat, şimdi git ezberlediğin o bin şiiri de son sözüne dek unut. Ve yanıma gel. Bu böyle ne kadar sürmüş? Üstat, genç adamdan ezberledikçe unutmasını, unuttukça yeniden ezberlemesini istiyormuş. Yüz yıl sürmüş. Sonundaysa genç adam, genç adam olarak anılmaktan başka bir şey elde edememiş.
Garson kız bira ve tekilaları bırakırken dedi ki; siz Troçkist misiniz?
Düşünüyorum da, şöyle uzun bir zaman yaşayacak olsam, örneğin seksen yıl daha, kendi hikayeme yalan dolan katmak zorunda olmazdım. Arkadaşım enternasyonalist bir Kürt olduğunu söylüyor. Bu doğru. Aslında ne Kürt’üm ne de başka bir şey, diyor. Bu da doğru. Onun hayatında Singapurlu İngiliz doktor kızdan başka, Belçika’da bir Azeri kızla evlenen bir Belçikalı, bombalanıp yıkılan ikiz kulelerin yerine tezgah kurup nazar boncuğu satan bir Çingene ve benim gibi ne olduğu belirsiz bir barfly da vardır.
Garson kız diyor ki, siz Troçkist misiniz?
Sen hiç Troçki’yi yakından gördün mü, diye soruyorum. Hayır, diyor, gülümseyerek. Biliyor musun, diyorum, o benim.
Siktir.
Enternasyonalist Kürt olan arkadaşım alkol duvarına toslayınca enternasyonalist bir sarhoş haline geliyor. Hayır, diyor, hiçbir şey yapmayacağım. Ağlamak ya da gülmek için yeterince saf değilim. Parametrelerini al sen kendi kıçına sok. Hayır sosyalizmi arzulamıyorum. Onu hiç düşünmüyorum bile. Kimin umrunda şu lanet olası yoksullar. Ölmek mi istiyorlar, o zaman ölebilirler. Kokuşmuş inançlarını da alıp gidebilirler. Diyorum ya sana, öyle de olabilir böyle de. Ama ben Bob’un planına sadık kalacağım. Bu Troçkist barda onu bekleyeceğim. Bu garson yüz kez soracak bana, ben de susacağım. Bob’u bekleyeceğim. Hepsi bu.
Adamın biri kitabında şöyle yazmış; evcilleştirilebilen hayvanların hepsi birbirine benzer, evcilleştirilemeyen her hayvanın evcilleştirilememe nedeni ise farklı farklıdır.
Bir başkası ise şöyle; mutlu ailelerin hepsi birbirine benzer, mutsuz ailelerin mutsuzluğuysa kendine özgüdür.
Bir de şu var; siz Troçkist misiniz?

11 Şubat 2011 Cuma

KASIMPAŞA’DA BİR ZÜRAFA

Kurgu Düşün Sanat ( Eylül Ekim 2010 -  Sayı:4 )


KASIMPAŞA’DA BİR ZÜRAFA


“ Kasımpaşa’da iki bin yedi baharında geçen bir olaydan esinlenilmiştir.”



Doğukan bir metre yedi santim boyundaydı. Tam olarak.
Altı yıl, üç ay, dokuz gün, bu da onun yaşı demekti.
Bir ikindi, annesinin bir koşu ekmek almaya çıkmasıyla peyderpey buzdolabına yönelmiş, rafta dizili depresyon haplarını, peynir kâsesinin, sirkenin ve üç yumurtanın şaşkın bakışları arasında yuvarlayıvermişti mideye. Kadıncağız eve döndüğünde çocuğu buzdolabının hemen dibinde saf saf gülerken bulmuş, boş ilaç şişesini fark etmesiyle çığlığı basması bir olmuştu.
Doktor bu fukara aileye, gözlük camının buğusunu silerek ve koridorun diğer ucundan kırıtarak gelen hemşireyi göz ucuyla süzerek şöyle demişti:
“ Ucuz atlatmışsınız vallahi. Bu sabiyi Allah korumuş. Ama yine de bir takım komplikasyonlar ortaya çıkacaktır diye endişe ediyorum. Az buz değil efendi, onca depresyon hapını sen, değil mi ama? “
Birkaç günlük bakımın ardından Doğukan taburcu edilmiş, onu hastaneden elinde bir oyuncak tankla gelen amcası almış, yol üstünde bir pastanede dondurma yedirdikten sonra eve getirmişti.
Annesi onu yatakta, kolundaki sargılar ve yüzüne serbestçe dağılmış olan morluk ve şişliklerle karşıladı. Yavrucuğunu sarıp sarmaladı hemen de. Öptü, kokladı, ağladı da ağladı. Akşam ev hısım akrabayla doldu taştı. Dedesi, biricik erkek torununa okkalı bir muska, büyük halası bir nazar boncuğu, kapı komşuları Göbekli Recep Amcası ise bir su tabancası getirmişti. Uğultulu kalabalık çay içti, ileri gitti geri geldi, mutfağa, helâya giren çıkanlar oldu. Yatsı namazını kılanlar, dedikodu yapanlar, patronuna sövenler, başbakana, reisi cumhura… Sonra anasına kâh zılgıt kâh nasihat çekenler oldu. Allaha sığınanlar, adak adayanlar, esneyenler, uyuyakalanlar, horlamaya yeltenenler oldu. Sonra bir kez daha sessizliğe gömüldü oturma odasında, duvara asılı olan besmele-i şerif.
O gece Doğukan, koynunda asılı olan iki muska, üç nazar boncuğu, bir plastik tank ve bir su tabancasıyla uyudu. Uyandığındaysa gece gördüğü güzel rüyayı anımsayamadığını, aslında artık hiçbir şeyi anımsayamadığını, ben, bir yazar sorumluluğuyla fark ettim. Ona sıcacık sesiyle, oğulcuğum uyanmış mı, diyen kadını, ocağın üstünde fokurdayıp duran şeyi, çaydanlığın altında yanıp duran şeyi, adını, neye benzediğini, kardeşi olup olmadığını, güneşi, ayı, yıldızları, yaşamak zorunda olup olmadığını, hiçbir şeyi...
“ Eee hadi yüzünü yıkasana oğlum, bak sana anan neler hazırladı, hadi yavrum.”
Yüz – yıkamak?
Annesini duymazlıktan gelerek oturdu masaya.
Kadıncağız sesini çıkarmadı, ölümden döndü ne de olsa, olacak o kadar şaşkınlık, dedi içinden.
“ Yumurtanı bu seferlik ben soyayım olur mu yavrum? ”
Yumurta - soy - sefer - ben ?
“ Soy sefer yumurtayı ben.” dedi Doğukan. Fakat yemedi. Çünkü yemesi gerektiğini de anımsayamamıştı.
“ Olur, olur, çocukcağız şaşkın tabi, atamadı üstünden yavrum.” 
Kadıncağız saf saf iyiye yoruyordu onun bu halini. Başka çaresi var mıydı? İyi düşünceler kem cinleri kovarmış. Kem cinler çocukların gözlerinde perde olmaktan korkup kuyuların dibinde sırlı sözlerle körebe oynarlarmış o zaman. İnce bir su gibi akıp zamanın, tükendiği dudaklarına dek tanrının.
Doğukan’ı elleriyle besledi anası o sabah. Hemen ardından en sevdiği oyuncaklarını çıkardı orta yerine salonun. Ama çocuğun oyuncaklara anlamsız gözlerle ve hatta korkarak baktığını görünce kendi de oturdu ve onunla birlikte oynamanın akıllıca olacağını düşündü. Küçük kırmızı itfaiye arabasının merdivenini kaldırıp, sirenini yaktı. Yangın yerine son hız ulaşmalıydı elbette. Fakat öylesine hızlanmıştı ki virajın birinde tepetaklak oldu araç. Sonra yaralı itfaiyecileri kurtarmaya mustang atıyla bir kovboy çıkageldi. Şapkası yüzünün sert çizgilerini gölgeliyordu. Batı çöllerinin kum fırtınalarına karşı koyabilmek, belki de bir tren soygununda tanınmamak için boynunda laciverdi bir fuları vardı. Belinin iki yanında birer magnum taşıyordu ve bu haliyle kaza yerinde dört bir yana savrulan itfaiye erlerine faydadan çok zararı dokunacakmış hissi uyandırıyordu. Atın üstünde son hız ilerliyordu ki bir an hayvanın yularını çektiği gibi duruverdi. Sonra birden öylesine ağır ve görkemli bir hareketle bakışlarını Doğukan’ın yüzüne dikti ki çocuk oturduğu halının üstünde korkudan donakaldı. Ardından da tepetaklak düştü sırtüstü. Doğukan’ı vahşi kovboyun hışmından korumak için son model bir leopar tank hızla olay mahalline hareket ettiyse de fayda etmedi. Çocuk ağlamaklı gözlerle doğruldu ve sağa sola zikzaklar çizerek pencere kenarına yöneldi. Anası biricik yavrusunun korktuğunu anlar anlamaz peşinden seğirtti elbette. Arkasından kollarını doladığı gibi, minik gövdesini havalandırarak pencere kenarına ulaştırdı. Perdeyi de araladı. Dışarıda boylu boyunca bir incir ağacı serpilmiş salınıyordu. Dallarında ham incirler…
“ Bak kuzum, incirleri görüyo musun? Minicikler daha. Hele bir iki ay sabret, onlar böyle koca koca olsunlar, ballansınlar, ben sana toplayıp toplayıp getirecem. Hele anasının kuzusu, hele oğul güzeli, kurban olayım sana!”
Doğukan, anasının iştahla anlattığı ham incirlere baktı uzun uzun.
“ İncir?..”
“ He ya kuzum, incir.”
“ Soy sefer incir ben?..”
“ Yok kuzum, onlar yumurta mı ki soyulsun. Toplayıp toplayıp yiyecez inşallah Rabbim kısmet ederse.”
“ İnşallah soy sefer Rabbim yumurtayı ben?..”
“ Ah oğlum, ah yavrum, hele gel uzan da dinlen biraz, pek fena çarpmış ecinniler seni, hele gel.”
Doğukan uzandığı kanepede gözlerini tavana dikti ve öylece kımıltısız seyre koyuldu en garip mahluklarını alemlerin. Işıklar içinde, bir göl kenarında bir kurbağanın sesini işitti ilkin. Onu çağırıyordu. Durmaksızın çağırıyordu. Sonra birden kurbağanın gözlerinde bir kız çocuğu peyda oldu. Mavi çiçek bezeli elbisesinin içinde bembeyazdı teni. Elinde hasır bir sepet, sepetin içinde kırmızı elmalar ve düdükler vardı rengarenk. Doğukan’ı çağırıyordu. Durmaksızın çağırıyordu. Ağaçlar eğilip Doğukan’ın kulaklarına, onu çağırıyordu, dallarındaki papağanlar da öyle, sincaplar da. Sincapların ön ayaklarına sıkıştırdıkları yumurtalar da Doğukan’ı çağırıyordu.
Bu sırada telefon çaldı. Anası çocuğunun başından kalkıp, salonda, sehpanın üzerindeki telefonu kaldırıp konuşmaya başladı birileriyle:
“ He ya iyidir. (…) Zar zor karnını doyurdum işte. (…) Biraz dalgın sanırsam, boş boş bakıyo. (…) Elbet dikkat ediyom, gözümün önünden ayırır mıyım gayri. (…) Sen babasıysan ben de anasıyım, başında durmaz mıyım hiç. (…) “
- Sincaplar gözden kaybolduğunda bu kez çalıların arasından bir zürafa çıkageldi. Boynu o kadar uzundu ki gözleri büyüdü Doğukan’ın. İlk kez zürafa görüyordu belki de. Hayvanın benekleri öylesine büyüledi ki onu, dokunmak istedi elleriyle. Ama uzanamadı. Eğer dokunmak istiyorsa ayağa kalkmalıydı. O da öyle yaptı. Bu kez de sırtını döndü zürafa Doğukan’a. Kuyruğu o kadar kısaydı ki şaştı kaldı. Zürafanın kuyruğu da onu çağırıyordu durmaksızın. Sersemlemiş bir halde takip etti Doğukan zürafanın kuyruğunu. Telefonla konuşan anasının arkasından usulca dolanarak mutfağa yöneldi.
“Yok yok daha uyumadı, uyur herhal. (…) Ne bilem ben, konuşmuyo ki yavrucak, dilini yutmuş sankim. (…) Eee? (…) Bana ne bağırıyon be, ben ne bilem böyle olacanı, bilsem onca ilacı dolaba koyar mıydım hiç. (…) Yidik zaten dayanı, yidik. Alacaan olsun. (…) “
- Bu sırada zürafa mutfakta gözden kaybolmuş, zavallı çocuk da telaşla onu aramaya koyulmuştu. Son bir umut buzdolabını açtı, göz gezdirmeye başladı. Sonra nedendir bilinmez rafta dizili depresyon haplarını, peynir kasesinin, sirkenin ve üç yumurtanın şaşkın bakışları arasında yuvarlayıverdi mideye. Böylelikle de işte o hapların arkasına saklanan zürafayı ve onun kuyruğunu da sobelemiş oldu.
“ Heee? Ne diyon anlaşılmıyo ki be? (…) Neyleri kaldırdım mıydııı? (…) Hapları mıı? (…) Yoo, unuttum gittiii.. (…) (…) (…) Amanın! ”
Doğukan bir metre yedi santim boyundaydı. Tam olarak.
Altı yıl, üç ay, dokuz gün, bu da onun yaşı demekti.
Sonrasında?
Sonrasında Doğukan’dan geriye sayacak kayda değer bir şey kalmadı desek?..

Taylan Asır


5 Şubat 2011 Cumartesi

MİNÖR-X


     

       Mutsuzum.  Dahası karamsarım da. Hem de boylu boyunca. Sanırım son sekiz dokuz yıldır bu haldeyim. İçimde yaşamak isteği yok. Fakat ölmek isteği de yok. Herhangi bir şeyi değiştirmek, çekidüzen vermek, açılıp saçılmak, giyinip kuşanmak, düşünmek, alçalmak ya da yükselmek isteği de yok. Mutsuzum. Dahası karamsarım da. Hergün hep aynı şeyleri yapıyorum. Sabah kalkıp çalışıyorum. Akşam , Bacanak birahanesinde altı ya da yedi bira içiyorum. Orda, Sosyal Güvenlik Kurumunda çalışan bi memurla emekli gün sayısı, prim borcu falan hakkında konuşuyorum. Daha önce bi kömürcüyle konuşuyordum. Mangal kömürü satıyordu kebapçılara falan. Öldü. Şimdi onunla değil de bahsettiğim memurla konuşuyorum. Günün birinde o da ölürse Eminönü esnafına poşet satan biri var onunla konuşacağım. Şimdiden selam vermeye başladım. Sonra eve dönüyorum. Crime&İnvestigation Network’te Ted Bundy falan gibi seri katillerin hayatını izliyorum. Nedense hepsinin çocukluğunda berbat bir takım olaylar geçmiş başından. Belgeseli anlatan söylüyor bunu. Yoksa kimse bu denli vahşice cinayetler işleyemezmiş.  Kulağa doğru geliyor. Ted Bundy’nin yerinde olmadığım için mutlu oluyorum. Uyuyorum.
       Mutsuzum. Dahası karamsarım da. Geçen kış, hiç neden yokken birden bire ablam ziyaretime geldi. Kendisi Antakya’da yaşıyor. Bir lisede felsefe öğretmenliği yapıyor. Kısa boylu bir kocası ve diş çıkarırken alışkanlık edindiği için hemen herşeyi kemiren bir çocuğu var. Bir keresinde sıra arkadaşının işaret parmağını kemirmeye kalkmış. O da bizimkinin gözüne kurşun kalemini batırmış. Göz % bilmem kaç yitirmiş yetisini. Bir daha da okula gitmek istememiş. Aylarca gitmemiş de. Bir sürü psikolojik destek falan alınmış uzmanlardan. Henüz çocuk olduğu için, uzmanlar çocukluğuna da inememişler tabi. Yaşıtları okuma yazma öğrenip ikinci sınıfa geçmişler. Bizimki öğrenememiş. İşte bu tek gözlü kemirgeni büyütmeye çalışan felsefe öğretmeni ablam, geçen kış hiç neden yokken çıkageldi. Beni alıp Balmumcu’da özel bir kliniğe götürdü. Kaç kez gidip geldik anımsamıyorum. Doktor majör depresyon teşhisinde bulundu. Bu hastaların % bilmem kaçı intihar edermiş. Ablam dehşet içinde gözbebeklerime dikti bakışlarını. Doktor, daha önce denediniz mi intiharı bunu bilmem gerek, diye sordu. Ablam feveran halde, sağ omzunu indirip kaldırarak – bu onun tikidir, kendinden geçtiğine delalet eder ve susmayı yeğleriz ailecek- sarsılmaya başladı. Ben açık ve hemen herkesin anlayabileceği bir dille, geçmişte intihara kalkışmadığımı, gelecekte de kalkışacağımı sanmadığımı, zira intihar eylemi için bile hiç de yabana atılamaz bir iradeye gereksinim olduğunu, bende ise söz konusu irade ve isteğin zerresinin dahi bulunmadığını, bu klinikte olup da eşek yüküyle para ödememizin asıl nedeninin de bu olduğunu anlatmaya çalıştım. Doktor sorusunu yineleyince kısaca , hayır, dedim.
       “ Bakın Bilmem Kim Hanım, sizinle açık konuşacağım.  Kardeşiniz majör depresyon geçiriyor. Geçiriyor dediğime bakmayın, aslında majör depresyonun orta yerine serip kilimini, adeta bağdaş kurmuş oturuyor. Sorularıma verdiği yanıtlar da gösteriyor ki onu ve tabi siz aile ve yakın çevresini son derece zor bir süreç bekliyor. İstatistikler bu durumdaki hastaların ne yazık ki %15’inin intihar ettiğini gösteriyor. Daha önce denememiş olması, bundan sonra denemeyeceği anlamına gelmez. Bu bakımdan ben derhal ilaç tedavisine başlayalım derim. Seanslar da hiç aksatılmasın rica ederim. Bir de kurcalayalım bakalım yedi ya da sekiz yıl önce ne olmuş ki bu çocuk bu duruma sürüklenmiş. Derin bir aşk acısı olabilir, ne bileyim ağır bir suçluluk hissi olabilir… Üstesinden gelemediği bir sükut-u hayale uğramış bu besbelli. “
       Bir lisede felsefe öğretmeni olan ve; “ Eaeae, bu Platon’un mağarası gundelik hayatta ne işe yarar hocaaeeeam!” diye sesler çıkaran insanlara, inancını hiç yitirmeden – onun deyişiyle elinde meşale ile- felsefenin zavallı f’sini öğretmeye çalışan ablam, doktorla başbaşa konuştuktan sonra beni Beyoğlu’nda bir kafeye oturtup şu soruyu sordu;
       “ Söyle bakalım yedi bilemedin sekiz yıl önce ne oldu?”
       “ Yedi mi, sekiz mi?”
       “ Sekiz.”
       “ Hiç.”
       “ Yedi?”
       “ Hiç”
       “ Tamam. Haklısın, hiçlik de insanı depresyona itebilir.”
       “ Tabi –lik ekini alacak kadar şanslı olanı. Dikkat edersen benim hayatımdaki ‘hiç ‘henüz -lik ekini alabilmiş değil.”
       “ Oyun oynamayı kes. Sana bira ısmarlayayım mı? Çekinme, benim yanımdasın diye. Tabi ben senin kadar zeki ve yaratıcı birinin alkol almasını doğru bulmuyorum fakat yine de bir istisna yapabiliriz.”
       “ Zeki ya da yaratıcı biri değilim abla. Ama bira içebilirm. Sana da söyleyeyi…”
       “ Asla. İçmediğimi biliyorsun. Ayrıca nerden çıkardın zeki olmadığını falan, makalelerinin kaç dile çevrildiğini, kaç kaynakta atıfta bulunulduğunu takip etmiyor muyum sanıyorsun. Lütfen yapma böyle. Küçümseme kendini. Bu bi hastalık sadece. Tedavi olursun biter gider.”
       Ve bu konuşma böylece uzayıp gitti. Ve benim felsefe öğretmeni olan ablam, sanırım ömründeki en kabarık hesabı ödedi. 18 bira, 6 tekila, iki kuruyemiş… neyse onun içtiği çayları saymadım, dört diyelim.  Para üstünü  beklerken –asla kredi kartı kullanmaz, kullanmadığı gibi kullandırtmaz da- şu cümleyi kurdu:
       “ Bu parayla ben kaç yoksul çocuğa defter, çanta alırdım biliyormusun sen?”
       “ Farkındayım abla, lanet burjuva hastalığım olmasaydı şüphesiz ki bu para böyle boşa harcanmış olmayacaktı. “
       “ Sence komik mi bu cümle? Gülmeli miyim gerçekten? Boşa uğraşıyorum değil mi ben, ne farkeder, boşverelim gitsin. Kimse kimseyi görmez olsun, bağlayalım gözlerimizi, tıkayalım kulaklarımızı da, kimin gücü yetmiş hem dünyayı derğiştirmeye.”
       “ Senin gibilere pozitivist deniyor biliyorsundur herhalde. Yani bu kadar katı, bu denli şaşmaz bir iradeyle ve fakat gözünün önünde olup biteni göremeyecek kadar da kör olup dünyayı dizayn etmeye kalkanlara.”
       “ Hadi ordan majör depresif sen de. “
       Bu anlattıklarım geçen kış oldu. Sömestr  tatili bitti, ablamı evde beslediği tek gözlü kemirgene, kısa boylu kocasına ve felsefenin zavallı f’sine uğurladım.  Havaalanından döner dönmez de kendimi fırlatıp attım Bacanak birahanesine. Altı ya da yedi tane bira içtim. İçerken bir yandan askerlik borçlanmasının emekli prim gününden düşüldüğünü mü, çıkıldığını mı, toplandığını mı, buna benzer bir şey hakkındaki bitmek bilmeyen konuşmayı dinledim, bir yandan da bira bardağındaki kabarcıkların her birini yoksul birer öğrenci olarak hayal ettim. Buz gibiydiler, üşüyorlardı.
       Giderken ablam ne kadar tembihlemiş olsa da, hatta bizzat kliniği arayıp soracağını söylese de, o gider gitmez kestim tedavi programını.  İntihar falan edeceğim yok.  Her gece yatağa girerken, biraz da sarhoş, mutlu oluyorum; iyi ki Ted Bundy değilim.
       Sonunda o da öldü. Emekli prim gün sayım. Çalışan herkesin, hangi yıl hangi ay emekli olabileceğini bir an bile düşünmeden söyleyiveren memur. Kendi emekli olamadan öldü. Akşam birahaneye gelip de öldüğünü söylediklerinde şu cümle döküldü dudaklarımdan:
       “ 12 yıl 4 ay 32 gün”
       “ O ne hocam?”
       “ Emekliliğine diyorum, 12 yıl 4 ay 32 gün vardı.”
       “ Haaa! Ee 32 olmaz ki hocam?”
       “ Bunu ben de söylemiştim ona, inanmadı.”
       “ Neyi söylemiştin?”
       “ Bu 32’nin başına iş açacağını. Emekli olamadan ölüp gideceğini.”
       “ Ben sana bira getireyim en iyisi. Allah rahmet eylesin, güler yüzlü adamdı.”
       Birkaç haftalık tereddütten sonra Eminönü esnafına poşet satan adamla karşılıklı bira içip konuşmaya başladık. Ben aslında pek konuşmam. Daha çok konuşulanı dinlerim. Ama bu herif meraklı bir tip. Ne kadar dolambaçlı yollara soksam da esnaf kurnazlığıyla durup soruveriyor kimi soruları.
       “ Dikkat ediyorum hocam, sen her akşam burdasın.”
       “ Hemen hemen her akşam.”
       “ Çoluk çocuk falan yok galiba?”
       “Yok.”
       “ Boşver be kardeşim. Benim üç tane var da noluyo? Hep dert hep dert. Otu boku bitmiyo ki veletlerin.”
       “ Ot ve bok hakkında teferruatlı bilgim yok.”
       “ Heee, sen komik adamsın be kardeşim. Ee, ne iş yaparsın, söylemedin daha?”
       “ Sekiz dokuz yıl öncesine kadar Amerika’da çalışıyordum.”
       “ Vaay! Ne iş yapıyordun orda?”
       “ Stanford antropoloji kürsüsünde hocaydım.”
       “ O ne ya? Anlamam ki ben. Üniversite hocasısın yani.”
       “ Öyleydim.”
       “ E niye ayrıldın? Hee anladım, memleket hasretine dayanamadın değil mi? Bizim kayınço da Avustralya’ya gittiydi işçi olarak. Üç ay kalamadı, döndü.”
       “ Memleket hasreti çekmedim hiç, ne yalan söyleyeyim. “
       “ E niye bırakıp döndün ki o zaman?”
       “ Depresyona girdim. Majör depresyon.”
       “ Depresyonu anladım da majörünü anlamadım. Kafayı çizdim desene sen,hehehe.”
       “ Evet kafayı çizdim.”
       “ E şimdi napıyon, çalışıyon herhalde.”
       “ Şimdi mi?”
       “ He şimdi?”
       “ Öykü yazıyorum.”
       “ Ne öyküsü?”
       “ Evimde, çalışma odamda, bilgisayarın karşısındayım, uydurup duruyorum işte bişeyler.”
       “ Ne gibi mesela?”
       “ Senin gibi mesela.”
       “ Nasıl yani?”
        “ Basbaya işte. Eminönü esnafına poşet satan, kel kafalı, akşamcı, evli, üç çocuğu olan biriyle yaptığımız muhabbeti yazıyorum işte. Oturmuşuz birahaneye, iki bira bi fıstık söylemişiz. İçip içip muhabbet ediyoruz işte. Kömürcü, Emekli prim gün sayım ve sonra sen. ”
       Ben konuştukça karşımdaki kahkahalarla güldü durdu. Delinin teki olduğumdan emin olunca da içtiğimiz biraların parasını ödemek istedi. Ödedi. Biraz sarhoş, mutsuz, üstelik alabildiğine karamsar bir halde döndüm eve. Televizyonu açtım, fırlatıp attım gövdemi koltuğa.
       30’dan fazla kadına tecavüz edip hunharca öldürmüş.
       Büyükanne ve dedesi, piçin teki olduğunu gizlemek için, onu evlat edindiklerini söylemişler çevrelerine. Zavallı çocuk buna kendi de inanmış ve uzun süre  öz annesini ablası sanmış.
       Yakalanmış ama kaçmayı başarmış.
       Birkez daha yakalanmış, bir kez daha kaçmayı başarmış.
       Davada kendi savunmasını yapmış.
       Onlarca kadın hayranından mektuplar almış.
       Hakim yüzüne karşı ölüm cezasını açıklarken, onun ne kadar zeki ve yaratıcı biri olduğunu da itiraf etmiş.
       Hapisteyken bir mülakatta;
       "İnsanların neden birbirleriyle arkadaş olmak istediğini bilmiyorum, bir insanı diğeri için çekici kılan şey nedir bilmiyorum, sosyal etkileşimi ne sağlar bilmiyorum." Demiş.
       1989 da idam edilmiş.
       Anlatacaklarım bitti. Uyumam gerek artık.
       Mutsuzum.  Üstelik boylu boyunca da karamsar.  Ama iyi ki Ted Bundy değilim. Majör depresyon geçiren basit bir minör-x’im sadece.  Saçma sapan hikayeler anlatan.


Taylan Asır