YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAZILAR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2012 Cuma

RÜZGAR BİR ŞAİRE NEYİ FISILDAR Kİ

RÜZGAR BİR ŞAİRE NEYİ FISILDAR Kİ ?

TAYLAN ASIR / BİRGÜN GAZETESİ, 7 Nisan 2012


“Mekana, zamana, lisana ve beyana, ana ve divana” sığmayan, kapsayan ama ibaret olmayan bir kozmik görünün dilini, şiirinin temel eksenine oturturken Fettah Köleli’nin, ‘türdeş’ ülke şiirinin dışına cesurca bir adım attığını söylemek mümkün.

Son kitabı Rüzgâr Ne Söyler Bir Münzeviye ( Bence Kitap 2012) başlı başına böylesi bir irdelemeye yeterince mahal veriyor. Bizim şiir okurken, herhangi bir şairin bir şiirini ya da tümden şiirlerini, asgari düzeyde beklentimiz kendini var-etmiş, kurmuş, özgeleşmiş olmasıdır. Ya da var-etmek, kurmak, özgeleşmek yolunda bir estetik tavır olarak debeleniyor olmasıdır. Şair özne bu çabanın tümünü kendi içrek darasında zehrederken, biz şiirinde bunu bir ardalan olarak karşımızda buluruz. Sanat yapıtında ardalan, insanoğlunun trajik oluşunun benzersizliğini bünyesinde barındırmasıdır. Dirim ile ölümü, var ile yok’u, zahir ile batını… Nesneyi öz’ün temaşasından ibaret görmemekle birlikte dilin kendi oluş sürecini de kapsayan bir dışarıda olmak hali, cisimden azade olmak, mekan ve zaman rabıtasından çıkabilmek ve an’ın çekirdeğine sığmayıp da an’ın çekirdeğinde dört başı mamur dolanıp duran öze inisiye olabilmek hali. Aslında “ Anlatılan senin hikayendir!” sözüyle müsemma olmuş bu ontik tavır günümüz şairini ilkel toplum bilicisine yaklaştırırken uzaklaştıran, uzaklaştırırken de yaklaştıran bir bağıntıdır. Şair, tıpkı bilici gibi yaşamın köklerine uzatır dilini, onda var olan öze içkin olmak ister; aşkı, yersizyurdsuzluğu, yalnızlığıyla barışık olmak ister; fakat tam da yaşamın köklerinde bellediği gibi onu değiştirebilme kuvvetini de kendi dilinde buluverir. Tüm bu süreç şiiri – türdeş olmayan şiiri- kuran yapıtaşlarını gerek özsel olarak gerek de dilsel olarak var eder. Bu yüzden historik hiyerarşiden azade bir halde kendimizi buluruz Homeros’ta, Kavafis’te, Melih Cevdet’te, Rimbaud’da, Nazım’da, burada adını saymanın yersiz olacağı daha pek çok şairde. Her birinin zamana, mekana, lisana ve divana dair sınırlılıkları olsa da bana sorarsanız ortak yanları takınmış oldukları ‘ontik tavır’ dır.



Türdeş şiir’den kastımı tam da bu noktada biraz açmak isterim. Günümüz şiiri ana akım olarak Ben’e özgü olanı dillendiren ve bunu çoğu kez alameti farika düzeyinde kavrayan ve dilsel olanakları bu uğurda konuşlandıran, şiiri uzay boşluğuna imaj imar etmek sanan bir düzlemden konuşuyor. Dilin köklerinde yatan zenginliği tarih-dışı bir piyango meşrebinde kavrayıp şapkamdaki tavşan farklı demeye getiriyor. Oysa ‘Ben’ eşsiz –biricik- olmayı imlediği gibi tarihsel olarak farkındalığı da imler. Topluluk olmaktan ayrışmayı içerdiği denli ortak yazgımızın köklerine inebilmeyi de içerir. Dilin encam aynasındaki zuhuru ancak bu diyalektiğin kavranmasıyla mümkün olabilir. ‘Ben’ bir bilimkurguda bir sabah ansızın tepemizde beliren bir meteor olmadığı gibi, onun dili de köksüz değildir. Bu dilin öznesi kurulan bir öznedir. Bu anlamda kendiliğindenliği yoktur. ‘Ben’ kendiliğinden değil, tarihsel bir üründür. Onun dili de öyledir. Bizim şiirden beklentimiz, kendi dilini kurmasıdır. Bunu yaparken de insanın derin izlerini kendi etinde bir yara gibi taşımasıdır.

Bu dördüncü şiir kitabı Fettah Köleli’nin. Dört kitabın tamamında dilsel ve bilişsel devinimi başat bir ark olarak görebiliriz. Şair kendi çukurunu kendi elleriyle kazıyor deyip tebessüm etmek mümkün. Derine indikçe biliyoruz ki kahrı ve kahhar yalnızlığı büyüyecek. Yüzeyde salınmak kafi gelmiyor belli ki. Dilsel ve bilişsel dönüşüm kendi mecrasında akarken – ve bunu dört kitapta ayrıntılı olarak incelemek mümkünken- benim bu yazıdaki konum aslında Fettah Köleli şiirinde asla değişmeyen bir tutuma yöneliktir: ontik tavır.



Rüzgar Ne Söyler Bir Münzeviye bu anlamda söze kozmik görüyü belleten bir tutum içeriyor. Dil alabildiğine yalın olmakla birlikte kendi ritmini ve müziğini varlığın dolayımlarından sıyrılıp bir tür enerjiye dönüşmesi, yaşamın kendi zıddıyla bütünleşik bir halde anlatıcı beni kuşatması bağlamında kazanıyor. Ben, zaman mekan bağıntısıyla tanımlanan verili bir momenti imlemekten çıkarak, insan doğasının mayasına odaklanmakta, buraya içkin ontik tavrı net olarak takınmaktadır.



“ ölüm ve yaşam tek yumurta ikiziydi

hangisini yüceltsen aynı çınlamayla dönerdi başın

ben yaşam dediğin mikrobum rahip c

senin sevgili tanrının sana ihanetiyim”



Rahip C s.68

“ umay’ın ulu yurdu gökçe kalıtıydık evrenin

aşıktık sırat köprüsünden biletsiz geçerdik

gelincik tomurcuğuyduk bozlakla patlardık

zaman harmancısıydık dipte kalan dane0yi ayıklardık

Ne Adem Ne Ahali s.41



Bu alıntıladığım dizeler aslında kitabın tümüne yayılan ve şair öznenin şiirini kurarken varsaydığı oluş-özdeş doğa imgesinin birer örneği. Fakat burada doğaya yönelen her bir imge aynı zamanda şair öznenin kendi bilişsel ve içrek tutumu olarak son derece enerjik, dönüşen ve bir’e ulaşan türden dinamik. Anlatıcı ben – çoğulluğu ontik söyleyişten gelmekle birlikte- kendini tümün bir parçası hatta oğlu ya da kızı olarak görmekte, aşkı da yenilgiyi de, bu hal içre var olmakta devam etmeyi de kozmik görünün içerisine yerleştirmektedir. Kozmik görü şiirin temel düsturudur. Şiir bu sayede üstündeki zaman tozlarını silkelemekte, falanca medeniyetin, falanca milletin feşmekanca ayrıksı dili olmaktan çıkıp, insanın özüne yeltenmektedir. İnsan, varlığın aynasında temellük eden özdür. Bu bakımdan şiirin dili de bütünsel olarak okurun zihninde bu öz’e yönelik bir soyutlamayı da beraberinde getirir. Soyutlama, anın içinde sıkışmış olan kadim’i açığa çıkartacak, ‘ dipte kalan dane’yi günışığına sunacaktır. Rüzgar Ne Söyler Bir Münzeviye bu bakımdan epistemolojik olarak da kendine açtığı özgün yoldan yürümektedir. Herhangi bir esrimeye mahal vermeden, insanın trajik oluş’unu coşkuyla karşılayıp, bunu bir olanak olarak kavramanın yetisidir bu.



“ dünya bu kusurlu haliyle, bozuk yazgısıyla

daha bir hoşuma gidiyor; teninin kokusu

aşkımızın tuzu var çünkü harcında “

Tanrıçam s.17

Fettah Köleli, Rüzgar Ne Söyler Bir Münzeviye ile kendi yazgısının önemli bir dönemecine ulaşmıştır diyebiliriz. Diline dadanan kozmik devinim modern sonrası insanın, kendi kadim silüetini seyreylemesi anlamında özgün bir biçeme yönelmiştir. Bu şiirin aynasında uygarlıkların, katliamların, aşkların ve ayrılıkların ötesine taşan ‘büyücünün yanıtı ’sırrını açık etmektedir.



“ ey kutsal yalnızlığımız

sana da

ademe de

ahaliye de

şerh düşeriz

ak kağıda düşürdüğümüz

her harfte

kutsalı çiğnemek yasadır

yasaysa

gülücüğü kederli şarkılarımızın”

Şimdi Ve Burada s.73

3 Şubat 2011 Perşembe

CUMHURİYET KİTAP DERGİ  Sayı: 1065 Sayfa: 8

Salih Aydemir Şiirinde Ben Kamaşması : “Şiir Bu Varolmayı Öğretiyor”





İnsan deneyimlerinin adlandırılamayan, gündelik dil bağlamına oturtulamayan, çağrışımlara açık ve çoğunlukla da kaotik yapısı, imgenin şair tarafından kuruluşuna dair bizi zaman zaman çaresiz bırakabilir. Herhangi bir şiir ya da şiirler toplamı hakkında söz söylemek de bu yüzden çoğunlukla nesnesi olan şiiri ıskalayıp, genel bir düşünce belirtme ve dile pelesenk olan söz kalıplarını tekrar etmekten öteye geçememektedir. Örneğin, “ Söz konusu şairin bir derdi var.” Ya da “ Şiirlerinde sözcük ekonomisini başarıyla sergilemiş” “ Şiirlerinde günümüz insanının  yaşadığı derin bunalımın izini sürmüş” gibi. Bu genel değerlendirmeler sınıflandırma çabası adına anlamlı olsa da çoğu kez şaire, anlaşılamadığı düşüncesini gark etmektedir. Oysa artık biliyoruz ki, yeryüzünde şiir söylemiş bir tek şair yoktur ki kalın bir tebeşir dairesi içine alınabilmiş olsun, tümüyle anlaşılabilmiş olsun. Şiir söylemenin anlaşılmak kaygısıyla yapılması da, olsa olsa çılgınca bir fikirden ibarettir. Zira çoğu zaman şiirin söylediği, katmansız, kolay anlaşılabilir, alışageldik bir deneyimden ibaret değildir. Kendine özgülük, şairin kendi şiirini kurması da ancak kendi bireysel tarihinin karanlığında iz sürerek, belki basit bir deneyimin ruhundaki iz düşümünün eşsizliğinde gözleri kamaşarak başarılabilen bir durumdur.

Bu uzun girizgahtan maksat, Salih Aydemir’in şiirine yönelik söylemek istediğim şu ilk cümledir; arka bahçesinde büyülü gölgeler saklayan bir şiir!

Son kitabı olan Dilbendi’ni günler ve gecelerce elimde tutup, evirip çevirdikten, defalarca okuduktan, kimi dizelerin altını çizip, kenarlarına notlar düştükten sonra bile, aslında alışageldik bir “öz” duyguya ya da düşünceye ulaşamamış olduğumu anlamış bulunmaktayım. O zaman son çare olarak şöyle bir fikrisabite başvurdum; sanırım kapalı bir cemiyetin ya da bir klanın şifreleriyle konuşuyor. Peki o gizli klana ne söylüyor? Hayat bilgisi. Kara hayat bilgisi de olabilir.

Elbette yanılıyorum.

O zaman bir bütünlük arama ve bulma saçmalığından vazgeçip, kendi gövdemi olduğu gibi çağrışımlara bırakmayı deniyorum.

“ avuçlarda dönüyor yüz / müzik başka bir şey”  Bu iki dize arasındaki mesafeyi kat ettiğinizde – ki muhakkak kayda değer bir mesafedir – bilegeldiğimiz şiir kurma anlayışından kopup, aslında daha likit, belki değişken bir algoritma yaratma çabasını duyuyoruz. Başka bir şiirden şu dizeleri okuyalım; “ sıklıkla içe çekmeliyim / dilin had safhasını / yokluk / değiştiriyor yürüyüş düzenimi “ Bu dizelerde de aynı çabanın izini sürebiliyoruz. Epistemolojik yönelimleri ve oluş’un içine üflenen büyüsellik bir kenara, söyleyenin aslında bir biçim olarak kayboluşun sonuçlarını dilin büyük karmaşasında aradığı görülebiliyor. O zaman Salih Aydemir, bir şair kişi olarak, sürekli dönüşümün kavramsal boyutunu şiirine, kesin bir inançla taşıyor denilebilir. Hemen her şiirde var olan imgesel çok seslilik, okuyan için sürekli devingen bir düzlemde ayakta kalma çabasını, dolayısıyla aktif olmak zorunluluğunu da beraberinde getiriyor. Sürekli koordinatları değişen bir coğrafyada hele de koyu karanlıkta yol almak, şiire içkin ve onu böylece özge kılan temel bir düstur Aydemir şiirinde.

 “ daha da kötüsü / yeniden başlıyor her şey “  

Şiirin bağlamından koparsak bile yukarıdaki bu iki dize aslında yeterince ontolojik söyleyişe sahip.  Buradaki ideolojik tutum tam da birey için biçimlenen kalıpların reddiyesi ile başlayan ve sonunda ona dair süreçlere diyalektik olarak yaklaşan bir gözün kamaşmasından başka bir şey değil. ‘Ben’in kamaşması.  Bir başka örnek; “ değiştirelim / hem evetleri / hem hayırları / neyse ki / çıplak her ömrün / yaralı türkçesi varmış “  O zaman şöyle söyleyebiliriz; Aydemir tüm dikkatimizi bizim hala belli bir bütünsellik taşıdığını sandığımız, ya da öyle olmasını umduğumuz modern dönem ‘birey’in tam da parçalı ve eklektik hallerine yöneltiyor. Ama burada üstünde durulması gereken şey, bunun felsefi olarak, bir politik tutum olarak ifade edilmesinden ziyade, şiirinin kendi öz – biçim yapısının bu arayışa sahne olmasıdır.
Aslında Rimbaud’nun “ Ben bir başkasıdır.” sözüyle şiirin ya da genel olarak sanatsal yaratı süreçlerinin içine girmiş olan ötekiye ulaşma çabası Aydemir şiirinde de hayli belirgin. Kitabın bütünselliğinden çıkan imge de içsel dönüşümlerin sonunda ulaşılan zehirli bir kıyı gibi ‘öteki’nin çatal diline yönelmiş. Dil ile kurulan bu bağ ya da dili bu düzeyde bir imgesel düşünüşün, varoluşun sebebi yapmak öznenin nesne ile kurduğu bağı başka türden bir bilme biçimine yöneltiyor. “ büyü / kalbim kapı / kırık ve ev” bu dizelerde de görüleceği üzere sözcüklerin çağrışımlara bu denli açılması ve anlamsal bağların mesafelere yayılması, söyleyişe kattığı zenginlikle birlikte şiirin öznesini de kendi görünür gerçekliğinin ötesine geçmiş ve kilitli hakikatin grift evreninde varlığını sorgular hale getirmiştir. Aynı şiirin son dizeleri ise şöyle: “ sonra / hiç ve zehir / kan suda ağır “  Aslında şiirsel söyleyiş olarak hiçlik şairin serüven sebebini yeterince açıklar. Zira şiirin bilgisi temelde elbette insan varoluşunun saçmalığıdır. Dilin kavramsal yapısı ise bu saçmalığın ardına geçip, sonsuz olanın sırrına ulaşmak çabasını gösteriyor. Bu da Aydemir şiirinde, öncelikle dilin zihinsel disiplinini paramparça etmekle mümkün olabiliyor.
Hiçlik’in şiire yol alması, ya da tam tersi şiirin hiçliğe yol alması elbette doğrusal olamazdı. ‘ kan suda ağır’ dizesi bu kaotik ve çok katmanlı yönelimi sergiliyor. Ve aslında pek çok şiirde görülen  son dizelerin daha derin ve alt anlamlara açık oluşu şairin dilsel evren ve dilsel hakikat kavrayışının da bir sonucu. Bir başka şiirin son dizesi de şöyle: “ düşlerin eyleminde aşınıyor dil” Burada da aynı kavrayışı görüyoruz. Dilin aşınması bir yerde onun dizgesinin de dağılmasını çağrıştırıyor. Gösteren – gösterilen – gösterge zincirinin şiirsel bir eylemle dağıtılması öznenin de çeşitli oluş süreçlerini yapıbozumuna uğratıyor. Böylece ‘öteki’ye olan yolculuğun da kapıları aralanmış oluyor. Burada modernizmin ben’inin karşısına çıkartılan ve belki de onun sınırlarını aşıp kendi özgünlüğünün peşine düşen bir öteki ile karşı karşıyayız. Aydemir şiirlerinde belirgin olan bu öteki arayışı kendi içinde bir poetika yaratıyor. Kurgunun parçalı yapısı ve anlam birimleri arasındaki karmaşık çok ilişkili akışkanlık, dili ideolojik bir gösterge olarak algılayan ve neredeyse mühür altına alınmış bir biçim olarak sunan  anlayışa da görkemli bir karşı çıkıştır. Salih Aydemir kendi şiirini kurarken dili toplumsal bir varlık olarak var etmekten çok - ki bu başlı başına şairin de belirli ideolojik efektlere yönelmesini öngörmek olur- şiiri oluşturan yapı birimlerini kendi iç uzayında başı boş bırakmış gibidir. Böylelikle de sözcüklere nesnel olandan bulaşmış gibi görünen katılık, bu iç uzayda bir akışkanlığa dönüşmüş ve çokanlamlılığı ya da kimi zaman hiçliğin anlamsızlığının ölçülemez sınırlarını zorlar hale gelmiştir. Bu da şiirin, kendinde şey ( numen ) olan bir sese kavuşmasını sağlamıştır. Böylece boşluklar, anlam aksları, zaman uzam çatışkıları, belirsizlik, nedensizlik, ritmik değişimler ve sembolik çizgiler de şiirin içine sanki ikinci bir ses gibi girmektedir. Bu da okuyucu ile kurulan, kurulmak istenen ilişkide diyalektik bir etkileşime  kapıları aralamaktadır.
  

 Aşağıdaki “ ter “ isimli şiir bu kendinde şey olma haline iyi bir örnektir sanırım.

dilin dibinde yüzüyor göz
ten yakın   gece sular
ses gelmeyecek
işin doğusu kuzey
tül kirdir   içimde saklanan

aza kalan uyku derler ben’e
ben’i aldım   acımıyor günler
ter uyku   sabah terazi

elini ağzıma koydum
titreme
alnımda tanedir kalbin

İlk bakışta oldukça kapalı bir yapıya sahip olduğu aşikar olan bu şiir, şairin kendi çok anlamlı metaforik dilinin zenginliğini olanca haliyle sergiliyor. Şiir bütünsel bir imge taşımakla birlikte, bizzat bu çatal söylem ve içe dönük ritmi ile okuyanda bir zihin kamaşması ya da ben kamaşması yaratıyor. Ki asıl hedeflenen de bu  sanırım. Bu sayededir ki şair, sözcüklerin ‘ben’e çarpıp onun arkaik evrenini kazıyarak, varoluşsal çukurlara girip çıkarak, kimi zaman anımsayıp kimi zaman inatla unutarak, zihnimizdeki serüvenine katılmasını sağlıyor.

her şiddet
bir aşk keşfeder

sonsuzluk
yalnızca geçici bir gelecek

Sonuç olarak Salih Aydemir’in şiiri,  ruhun sırlı bir aynaya dokunması gibi bir his yaratıyor okuyanda. Bu şiiri işlevsel değil bir oluş biçimi ya da duyma biçimi olarak görmesinin, ortak algının ve kolektif  yargının dışına cesurca adımlar atmasının ve belki de sanatın nesnesi olarak insan deneyimlerinin ‘kör’ noktalarına yönelmesinin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Dilbendi’nin hemen her dizesinde, ustalıkla işlenmiş her şiirinde ontolojik çıkmazımızın sırlı bir aynada bir görülüp bir kaybolması, bildiklerimizi unutup, gövdemizi tekrar çağrışımlara açma çabası görülüyor. Bu çaba aynı zamanda sanatı kaba politik işlevselcilikten çıkarıp, kendi varlığını organik ve insani kılmayı da beraberinde getiriyor. Dilin kendi dinamiklerini sezmek, onun bin yıllık yolculuğunda taşıdığı gölgelere dokunabilmek, sözcüklerin simyasına yürüyüp kimi zaman kendinden geçmek ve ‘modern’ insanın yabancısı olduğu ‘büyülü gerçeklik’in buhurunu solumak, Salih Aydemir şiirini son derece yetkin ve gelişime açık bir boyuta getiriyor. Dilbendi aynı zamanda şiire de bir saygı duruşu, onun gizil ihtiyar ellerinden usulca eğilip öpmek de aynı zamanda. Zira Salih Aydemir şiire, insanlık hallerini anlatmak gibi bir ‘görev’ biçmekten imtina etmekle kalmıyor bakın ne diyor; “ şiir bu, varolmayı öğretiyor! ”

Dilbendi, şiirin büyülü vadisine yapılan eşsiz bir yolculuk olarak karşımızda duruyor.

* Dilbendi – Salih Aydemir, Mayıs 2009 Şiirden Yayınları

TAYLAN ASIR